Published: September 29, 2025
5
1
42

İnsan genel olarak pek de rasyonel, düzenli ve disiplinli bir canlı olmadığı halde nasıl oluyor da insanlık ailesinin dünyanın dört bir yanındaki yüz binlerce, milyonlarca, hatta milyarlarca üyesi toplum içindeyken, mesela tuvaletini tutmayı, bunu sadece belirli yerlerde

karşılamayı, başkasına ait olan bir konuta girmemeyi ya da başkalarının tabağından yemek yememeyi, gündelik selamlaşma ve alışveriş gibi ihtiyaçlarını karşılamayı, yatmadan önce evinin kapısını kapatmayı, işine yetişmeyi ve buna benzer birçok şeyi, son tahlilde büyük bir

intizam içinde karşılamayı başarabiliyor? Aynı soru şu şekilde de sorulabilirdi: Birçok kaza ve hataya rağmen son tahlilde insan toplumunun yaşamasını ve işlemesini sağlayan şey nedir? Felsefenin başlangıç aşamalarında insanlar bu soruya genellikle “akıl” cevabını verme

eğiliminde olmuşlardır. Ama bugün biliyoruz ki akıl ve ona bağlı olarak ortaya çıkan teori, sözleşme, anayasa gibi şeyler toplumun başlangıcına değil, en olgun aşamalarına ait unsurlardır. İnsan ilişkileri genelde ne akılla, ne de belirli bir prensip üzerinde uzlaşmakla başlar,

bu gibi şeylerin hepsi toplumun en ileri aşamalarında akla gelir. Aynı seviyenin bir diğer ürünü olan felsefe de, kendisine en yakın/en sonda bulunan uğraşları -başlangıç aşamasında- bir sonuç değil de sebepmiş gibi düşünür. Oysa insanlığın akılca en geri seviyede bulunan +

üyeleri bile yukarıda saydığım etkinlikleri (ki bunları birer eylem’den çok rutin olarak tanımlamak daha doğrudur) büyük bir başarıyla yerine getirmektedirler. Dolayısıyla toplumun varlığını ve işlemesini sağlayan temel unsur, bir düşünsel (entelektüel) faaliyet değil,

yaygın olanı ve alışılmış olanı yinelemekten ibaret olan göreneksel faaliyettir. Bu aslında yalnız insan toplumunun değil hemen hemen bütün canlı topluluklarının ortak özelliğidir. Yalnız insanlığın farkı, sınanmış insan alışkanlıkları ve göreneklerinin, aklın daha verimli

işletilebileceği güvenli bir alan yaratmış olmasıdır. İnsanı tabiatın geri kalanından ayıran bu alana genel olarak uygarlık diyoruz. Ama uygarlığın kendine özgü bazı sorunları da vardır. Bunların başında, uygarlığın en önemli meyvesi olan aklın, tamamen yanlış olarak +

uygarlığın sonucu değil sebebi gibi görünmesidir. Sonuç olan bir şeyin başlangıç sanılması çoğu zaman sonucun da geri dönülmez şekilde tahrip edilmesine yol açar. Bu yüzden aklın işleyişi ya da felsefe hakkında hiç düşünmemiş insanlar, hemen her zaman, yanlış ve basit bir

felsefi kavrayışa sahip olanlardan çok daha sağlıklı ve başarılı sonuçlar almaktadırlar. Zira sebebini sorgulamadan da olsa rutini izleyen insan, zaten sayısız insan tarafından sınanmış bir işlemi yerine getirmekte olacağı için hata yapsa bile defalarca yapılmış hatalardan

yalnızca birisini tekrarlamış olacaktır. Onun tedavisi de muhtemelen çoktan bulunmuştur. İnsanlık tarihinin bir yenilikler, icatlar, ilerlemeler tarihi olduğu doğrudur. Ama çeşitli alanlarda bu gibi şeylerin ortaya çıktığı çağlar ve toplumlar, hayatın diğer alanlarında

çok sağlam rutinlerin yerleşmiş olduğu yapılara sahiptirler. Büyük bir filozofun hiçbir zaman “Üzerine yazı yazacağım kağıdı nasıl üretsem?” gibi bir sorusu olmaz. Çünkü içinde bulunduğu uygarlık onun kağıt ve kalemine kafa yormasına gerek kalmayacak düzende işleyen bir

piyasaya sahiptir. (Bireysel olarak istisnalara rastlansa bile bu istisnai bireylerin de ya hocaları, ya da arkadaşları -yani yine çevresi- aynı olanaklara sahiptir.) Aynı şekilde büyük bilim adamlarının yiyecekleri yemeği avlamak ya da toplamak gibi bir sorunları yoktur.+

Bu avcı-toplayıcı topluluklarda bilim adamı ya da piyano virtüözünün çıkmamasının başka bir şekilde ifade edilmesidir. Genç ve çiğ felsefenin hatası, harika olduğunu düşündüğü ve gerçekten harika olan uygarlık eserlerinin tek bir insan ya da tek bir kuşak tarafından +

yaratıldığını ya da yaratılabileceğini sanmaktır. Yeryüzündeki bütün devrimci (ve tabii karşı-devrimci) ütopyaların ardında, akla (ya da mesela inanca) dayanarak toplumun yeni baştan inşa edilebileceği şeklindeki yanlış zan vardır. Oysa bu mümkün değildir. Zira toplumda +

varlığına tanık olduğumuz akılsallık (rationality), bireysel akılda olduğu gibi bir komut ya da planla çalışan bir bilinç değil, kuşaktan kuşağa aktarılan ve adeta mekanik şekilde işleyen bir akıldır. Nasıl bir insan, mesela özellikle uyurken nefes alışverişlerini kontrol +

edemezse, ve etmeye çalıştığında hayatın her alanında çok büyük felaketlerle karşılaşırsa, toplumun da rutinlerini ne kontrol edebilir, ne de etmelidir. Bu, toplumun inanç ya da âdetlerinin genel olarak iyi olduğu yönünde bir hüküm değildir, fakat sanılanın aksine emir ve

komutla değiştirilebilir olmadığına yönelik bir teşhistir. Devrimci felsefe eğitiminin en fahiş hatası, insan doğasının iyi ya da kötü olduğu yönündeki varsayımları değil, fakat her ne olursa olsun bu doğanın “eğitim” yoluyla değiştirilebileceği yönündeki çocuksu

ön kabulüdür. İnsan öğrenebilen, değişebilen bir varlıktır. Ama bu süreçlerin hiçbiri, birileri tarafından alınan bir kararla öyle çabucak ve yaygın halde gerçekleşebilen şeyler değildir. “Aklı hayatımızın merkezine koyalım” demekle akıl hiçbir hayatın merkezine yerleşmez,

fakat aklın işlemesinin önündeki engeller kaldırılabilir. İnsanlar biri konuşurken ne söylediğini anlamasa bile dinlemeyi ya da tuvaletten çıkarken ellerini yıkamayı nasıl rutinlerle öğrenmişlerse medeni hayatın diğer gereklerini de benzer süreçlerle öğrenirler.+

Bu yüzden mesele iyi eğitim kurumları açmak değil, iyi eğitim kurumlarının kendiliğinden açılabileceği ve bir kere açıldıktan sonra bir kuşakta kapanmayacağı sürdürülebilir bir güvenlik ve özgürlük ortamı kurmaktır. Bu iki unsur, özellikle ikincisi, “İnsanlar şöyle olmalıdır”

gibi heyecanlarla asla inşa edilemez. “Bu olanların çoğu aslında hoşuma gitmiyor ama hoşuma gidecek şeylerin de ancak böyle bir ortamda yetişebildiğini biliyorum” diyebilen, doğrudan değil dolaylı sonuçları kavrayabilen yöneticilerin varlığıyla inşa edilebilir.+

Sahip olduğumuz uygarlık, neredeyse her zaman, ilk bakışta takıntı ya da saplantı gibi görülebilecek rutinlerin ürünüdür. Hemen hiçbir yönetici, yöneticiliğin doğası itibariyle, bu tür rutinlere sahip değildir. Fakat zeki yöneticiler, toplumu kendi kabullerine göre +

baştan aşağı şekillendirmeye çalışmak yerine, bu gibi rutinlerin serbestçe işlemesine alan açan insanlardır. Dolayısıyla bir iktidarın bilim, felsefe, sanat konusundaki tutumu onları anlamaya çalışmak değil, anlamayacağını ve anlamasına gerek de olmadığını baştan kabullenmek,

sadece dokunmamak ve karışmamak şeklinde olmalıdır. Zira “bilime önem vereceğiz” diyen otoriter rejimlerin bir çoğunda olan şey aslında başta bulunanların bilim diye tanımladığı şeye önem verip, bunun dışında kalan şeyleri baskılamasından başka bir şey değildir. Bunlara gerek+

yoktur. Devletin sadece bilim adamları ve düşünürlerin koşulsuz güvenliğini sağlaması ve iyi niyetle bile olsa gerisine karışmaması daha iyidir.

@_geistarbeiter yapmazsa neler olacagini goren nesil ve kisiler bunu dikte ediyor

@_geistarbeiter Böylece küçük bilimadamlarının kuş avlayabildiklerini, küçük filozofların kişisel tuvalet kağıtlarını ürettiklerini, bu yolla halının üstüne sıçmamayı devrimsel değil de evrimsel surette belleyip bellettiklerini, ıkınarak da olsa, çıkarmış oluyoruz.

@_geistarbeiter Hocam Bangladeşliler vs kaldırıma sıçıyor afedersiniz

Share this thread

Read on Twitter

View original thread

Navigate thread

1/29